?>

Dağlarda kalan sesler, barışa dönüşen dualar

Selim Toprak

20 saat önce

26 Temmuz…

Bazı tarihler takvim yapraklarında sıradan bir gün gibi durur.

Ama bazı tarihler vardır ki, bir evin kapısını ömür boyu kapanmayacak bir sessizlikle örter. O sessizlik yıllar geçtikçe eksilmez; yalnızca şekil değiştirir. Bir fotoğraf karesinde, eski bir mektubun satır aralarında, gecenin en tenha saatinde yeniden dile gelir.

Benim için 26 Temmuz işte böyle bir gündür.

O gün zaman durdu.

Bir evin ışığı söndü.
Bir annenin sesi eksildi, bir babanın omuzlarına ömür boyu taşıyacağı görünmez bir yük bindi.

Çünkü bekleyişin mezarı olmaz.

Oğlum Ozan Toprak, 26 Temmuz 2004’te yaşamını yitirdi.

O günden sonra herkes ona bir isim verdi.
Kimileri “şehit” dedi…
Kimileri “terörist”…

Ben ise hiçbirini söyleyemedim.

Ben sadece “oğlum” diyebildim.
Çünkü ölüm, insanların birbirine verdiği bütün isimleri susturur. Geriye yalnızca anne ve babaların hiç dinmeyen sessizliği kalır.

Yıllardır kendime aynı soruyu soruyorum:

Ozan bugün yaşasaydı bize ne söylerdi?

Bir mezar taşı bile olmayan bir genç, yirmi iki yıl sonra konuşabilseydi hangi cümleyle başlardı?

Sanırım önce hayatı anlatırdı.

Çünkü onu tanıyanlar bilir; mavi gözlerinde öfke kadar umut da vardı. İnatçıydı ama merhametliydi. İnandığı değerler uğruna yürüdü; fakat her şeyden önce yaşama sevdalı bir gençti.
Belki bugün bize sadece şunu söylerdi:

“Benim hikâyeme takılıp kalmayın… Benim gibi yarım kalan hayatlar bir daha yaşanmasın.”

Bugün Türkiye yeniden barışı konuşuyor.

Belki de tam böyle zamanlarda, yıllardır dağların sessizliğine karışan sesleri yeniden dinlemeyi öğrenmeliyiz.

Çünkü bu ülke yalnızca ölenleri kaybetmedi.

Yaşayamayan hayatları da kaybetti.

Yarım kalan gençlikleri…

Büyüyemeyen çocukları…

Saçlarına vakitsiz ak düşen anaları…

İçine kapanan babaları…

Bitmeyen yasları…

Savaşın kazananı olmadığını en iyi bu coğrafya biliyor.
Bir annenin gözyaşı Türkçe de akar, Kürtçe de…
Bir babanın yüreğindeki boşluk hangi dile çevrilirse çevrilsin aynı acıyla çarpar.

Çünkü acının kimliği yoktur.

Ölümün dili yoktur.

İnsan haklarını savunan herkesin, sanatçıların, aydınların, siyasetçilerin ve vicdan sahibi insanların bugün en büyük sorumluluğu; birbirini suçlayan cümleler kurmak değil, birbirini dinleyebilen bir ülkenin kapısını aralamaktır.

Barış yalnızca silahların susması değildir.

Barış, birbirinin acısını inkâr etmeden aynı gökyüzüne bakabilmektir.
Barış, bir annenin artık mezarlık yolunu ezberlememesi demektir.
Barış, bir babanın evladının ardından yıllarca boşluğa bakmaması demektir.
Barış, çocukların dağ isimlerini ölüm haberlerinden değil, türkülerden öğrenmesidir.
Dağlar artık çocuklarımızı bizden almasın.

 

Türkülere yalnızca umut karışsın.
Ben artık hiçbir babanın benim yaşadığımı yaşamamasını istiyorum.
Hiçbir annenin evladını toprağa verirken dili tutulmasın istiyorum.

Hiçbir genç; hangi düşünceden, hangi kimlikten, hangi inançtan olursa olsun, hayatının baharında toprağa düşmesin istiyorum.

Çünkü ölüm hangi tarafta olursa olsun eksiltir.

Yaşam ise çoğaltır.

Yıllardır içimde büyüyen tek cümle budur:
Ölümü değil, yaşamı çoğaltalım.
Çünkü geriye dönüp baktığımda kazanan tek bir savaş görmedim.

Sadece büyüyen acılar, eksilen hayatlar ve dinmeyen gözyaşları gördüm.

Ama inanıyorum…

Bir gün bu ülke gerçekten kazanacaksa;

Ne silahlar kazanacak…

Ne öfke…

Ne de kin…

O gün bu ülkeyi yalnızca vicdan kazanacak.

Yalnızca insanlık kazanacak.

Ve en sonunda…

Barış kazanacaktır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI