İçinde bulunduğumuz asır, derinliğin yüzeye kurban edildiği, hakikatin ise gürültüye boğulduğu bir "gösteri toplumu" trajedisine sahne oluyor.
Bugün bilginin izzetini, cehaletin konforuna değişen bir kalabalığın ortasındayız. Bir yanda ömrünü hakikatin peşinde tüketen, zihnini bir laboratuvar titizliğiyle işleyen bilge dururken; diğer yanda sadece bedeniyle, sığlığıyla ve anlık hazlara hitap eden şatafatıyla kitleleri peşinden sürükleyen figürlerin alkışlandığını görüyoruz. Nobel ödüllü bir zihnin, göbeğini oynatan bir figür kadar ilgi görmediği bu tablo, sadece bir adaletsizlik değil, aynı zamanda kolektif bir akıl tutulmasıdır. Bilgi, tarihin hiçbir döneminde bu kadar kolay ulaşılabilir olmamış; ancak hiçbir dönemde bu denli itibarsızlaştırılmamıştı.
Modern zamanların terazisi, ağırlığı artık gramla değil, parıltıyla ölçüyor. Yıllarca dirsek çürüten, uykusuz gecelerini kitapların sayfalarına gömen üniversite mezunlarının, hayatı sadece maddiyat ve kaba bir ticaret kurnazlığı üzerine kuranların gölgesinde kalması, toplumsal çürümenin en somut vesikasıdır. Bilgisi olmayıp şık bir kıyafeti olanın, kıyafeti olmayıp derya gibi bilgisi olana baskın geldiği bu dünyada, insanlık "öz"den kopup "kabuk"la avunur hale gelmiştir. Kıyafetin zekâyı, paranın ahlakı, gösterişin ise liyakati ezdiği bir devrin şahitleriyiz. Maddi olanın manevi olanı bir silindir gibi çiğnediği bu düzende, bilgi artık bir güç kaynağı değil, sırtlarda taşınan bir yük, hatta bir zayıflık nişanı gibi görülmektedir.
Bilgi ipliğinin pazara düşmesi, onun ucuzlamasından değil, tezgahtarların gösteriş merakındandır. Artık kimse kumaşın kalitesine, dokusuna ya da dayanıklılığına bakmıyor; herkes sadece vitrindeki ışıkların o kumaşı nasıl gösterdiğiyle ilgileniyor.
İlginin bilgiye değil de metaya, eşyaya ve nesneye yapıldığı bu karanlıkta; insanın değeri cebindeki parayla, itibarı ise sosyal medyadaki yansımasıyla ölçülür oldu. Oysa biliyoruz ki; parıltı her zaman altın değildir ve her gürültü bir mana taşımaz. Bilgi, bugün hor görülen bir yetim gibi pazarın bir köşesinde bekletilse de, onun asaletinden bir şey eksilmez.
Zira altın, hurdacının paslı tezgahında paslanmaz, değerinden bir dirhem kaybetmez. Hurdacı onu sıradan bir metal sanıp kenara fırlatsa da, o hala altındır. Onun gerçek mahiyetini, sahtesinden ayıracak olan tek kişi sarraftır.
Değerli olan, ancak değerden anlayanın yanında kıymet bulur. Bugün bilgiye yapılan bu zayıflık muamelesi, aslında onu anlamayanların kendi acziyetidir. Bizler, bilginin bir meta değil, bir yaşam biçimi olduğuna ve en nihayetinde hakikatin, sahte ışıltıları söndüreceğine inanıyoruz. Çünkü rüzgar dindiğinde toz toprak yere iner, ama sarsılmaz bir kale gibi yükselen bilgi, tarihin ufkunda her zaman en parlak haliyle kalacaktır.