Günümüz dünyasında bireysel ve toplumsal değerlerin ticarî kazanç uğruna aşındığı bir süreç yaşanmaktadır. Özellikle dini kimliğini ön plana çıkaran bireylerin, ekonomik menfaatler söz konusu olduğunda temel inanç prensiplerinden taviz vermeleri, dikkat çekici bir ahlaki sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu bağlamda "paraperestlik" kavramı, modern zamanlarda Müslüman kimliğini benimseyen bazı çevrelerde gözlemlenen ciddi bir çelişkiye işaret etmektedir.
İslam, yalnızca bireysel ibadetleri değil, aynı zamanda ticaret, adalet ve toplumsal sorumluluk gibi alanları da kapsayan bütüncül bir hayat nizamı sunar.
Helal-haram hassasiyeti, bir Müslümanın tüm yaşam alanlarına sirayet etmelidir. Ancak ne yazık ki, günümüzde bazı Müslümanlar, paraya ve kazanca dokunan meselelerde bu temel ilkeleri göz ardı etmekte, inançları ile pratikleri arasında derin bir uyumsuzluk sergilemektedir.
Özellikle İsrail’in Filistin halkına yönelik sistematik saldırılarına rağmen İsrail menşeli ürünlerin satışına devam edilmesi, İsrail destekçisi küresel markalarla ticari ilişkilerin kesilmemesi, bu ahlaki zaafın somut örnekleri arasında yer almaktadır.
Üstelik Batı’da, Avrupa’da, hatta dinî bir aidiyet taşımayan bazı vicdan sahiplerinin bile bu konuda daha tutarlı bir tavır sergiledikleri görülmektedir.
Bu durum, İslam ahlakını esas aldığını beyan eden bireyler açısından düşündürücüdür.Daha da çarpıcı olan ise, toplumun teveccühü ve güveniyle güç ve kazanç elde eden kimi çevrelerin, bu güvene rağmen aynı tutarsızlığı sergilemeleridir.
Unutulmamalıdır ki, toplumsal destekle elde edilen güç ve imkanlar, beraberinde daha büyük bir sorumluluk doğurur.
Toplumsal destekle elde edilen kazançların artırılması adına her türlü ilkeden taviz verilmesi sorumluluğu ihlal etmek anlamına gelir.
Bu sorumluluğu ihlal etmek, yalnızca toplumsal bir güven ihlali değil, aynı zamanda dinî anlamda da ağır bir vebaldir.
Kur’an-ı Kerim’de ticaret ve kazanç konularında hassasiyetle üzerinde durulan adalet, dürüstlük ve sorumluluk ilkeleri, dünyevi menfaatlerin üstünde tutulmalıdır.
Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de uyarıcı bir ayet yer almaktadır. “De ki: 'Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resûlü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez.” (Tevbe Suresi 24)
Müslüman, parayı bir amaç değil bir araç olarak görmekle yükümlüdür. Aksi takdirde para, bir mabede dönüşür ve bireyi kulluk bilincinden uzaklaştırır.
Bu bağlamda sorulması gereken temel soru şudur: İnancımızı mı, yoksa menfaatlerimizi mi önceleyeceğiz?
Eğer ekonomik çıkarlar uğruna zulme sessiz kalınıyor, mazlumun yanında durulması gerektiği halde menfaat hesapları yapılıyorsa, bu durum yalnızca bireysel bir çürüme değil, toplumsal bir dejenerasyonun da habercisidir.
Allah’ın adaleti mutlaktır. Hiçbir ticarî kazanç, O’nun hesap gününden insanı kurtaramaz.
Bu sebeple inanç ile ticaret arasındaki mesafeyi kapatmak; söylem ile eylem arasındaki çelişkiyi gidermek, her Müslüman’ın temel sorumluluğudur.