Bir dosya açılır, bir dosya kapanır… Kimi zaman bir isim gündeme gelir, sonra sessizlik çöker. Toplumun hafızası, çoğu zaman yarım bırakılmış adalet arayışlarının ağırlığı altında ezilir. Ancak bazı anlar vardır ki; sadece bir dosyanın değil, bir dönemin de seyrini değiştirme potansiyeli taşır. İşte bugün sorulması gereken soru şudur: Tunceli Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu’nun üstü örtülen bir dava dosyasını aydınlatma iradesi, gerçekten bir milad olabilir mi?
Malcolm X’in şu sözü hâlâ yankılanıyor: “Bir uyanık, tüm uyuyanları uyandırmaya yeter.” Bu sözün izdüşümünü kendi coğrafyamıza uyarlarsak; bir vicdanın harekete geçmesi, diğer vicdanları da ayağa kaldırabilir. Çünkü adalet dediğimiz şey, sadece mahkeme salonlarında değil, toplumun ortak vicdanında da tecelli eder.
Gülistan Doku dosyası, bu anlamda bir sembole dönüşmüştür. Yalnızca bir kaybolma vakası değil; aynı zamanda yıllardır süregelen belirsizliklerin, ihmallerin ve cevapsız soruların bir toplamıdır. Bu dosyanın aydınlatılması elbette bir başlangıç olabilir. Ancak burada durulursa, bu başlangıç kısa sürede bir istisnaya dönüşür. Oysa mesele, tekil bir dosyayı çözmek değil; benzer karanlık dosyalar zincirini kırmaktır.
Bu noktada akla gelen diğer vakalar, aslında sorunun ne kadar derin olduğunu göstermektedir. Rojin Kabaiş dosyası, vicdanları rahatsız eden ve gecikmeksizin aydınlatılması gereken bir başka örnektir. Aynı şekilde, Gülistan Doku ile arkadaş olan ve Hasankeyf’te kaybolan Rojwelat Kızmaz’ın akıbeti de cevap bekleyen sorular arasındadır. Bu olayların birbirleriyle bağlantılı olup olmadığı bile başlı başına araştırılması gereken bir konudur.
Yine 2019 yılında Elazığ’da şüpheli şekilde hayatını kaybeden Yeldana Kaharman’ın dosyası… Aradan geçen yıllara rağmen hâlâ tam anlamıyla aydınlatılamamış olması, sadece bir adli eksiklik değil; aynı zamanda toplumsal bir yara olarak karşımızda durmaktadır.
Bu örnekler çoğaltılabilir. Hatta öyle ki, artık bu tür dosyaların sayısı onlarca, belki yüzlerceyi bulmuş durumdadır. İşte asıl tehlike de burada başlamaktadır. Çünkü adalet geciktikçe, güven aşınır. Güven aşındıkça, toplumun devlete olan bağı zayıflar. Ve bir noktadan sonra insanlar, “Adalet var mı?” sorusunu sormaya başlar.
Oysa adalet, bir toplumun omurgasıdır. Omurga çökerse, ayakta kalmak mümkün değildir.
Bu nedenle yapılması gereken açıktır: Bu tür dosyalar tek tek, istisnasız bir şekilde aydınlatılmalıdır. Sadece bir dosyanın üzerine gitmek değil, bir sistem refleksi oluşturmak gerekir. Adalet, seçici değil; kapsayıcı olmalıdır. Güçlünün değil, haklının yanında durmalıdır.
Çünkü gücün adaletine güvenmek, aslında adaleti güçsüz bırakmaktır. Oysa olması gereken tam tersidir: Adalete güç verilmelidir.
Eğer bu coğrafyada zulüm gerçekten arşa ulaşmışsa, mazlumun ahı yalnızca zalimi değil; susanı da, görmezden geleni de etkiler. Bu yüzden adalet arayışı, sadece mağdurların değil; hepimizin meselesidir.
Belki de şimdi sorulması gereken soru şudur: Bu bir milad olacak mı, yoksa kaçırılmış bir fırsat mı?