Tam 24 yıl bekledik.
Bir neslin çocukluğu, bir başka neslin gençliği geçti. Dünya Kupası'nda yeniden boy gösterebilmek için yıllarca özlem duyduk. Nihayet bu hasret sona erdiğinde beklentimiz; sahada yüreğini ortaya koyan, formasını son damlasına kadar terleten, ülkesini temsil etmenin ağırlığını hisseden bir milli takım izlemekti.
Ne yazık ki hayal ettiğimiz tablo ile karşılaştığımız manzara arasında büyük bir uçurum vardı.
Daha turnuvanın ilk aşamasında kupaya veda ettik. Yenilmek elbette futbolun doğasında vardır. Bazen rakibiniz daha güçlü olur, bazen şans yanınızda olmaz. Ancak insanı asıl üzen, mücadele etmeden kaybetmektir.
Sahada futbol oynayanlardan çok adeta defileye çıkan oyuncular vardı.
Kimisi saç modeliyle, kimisi dış görünüşüyle, kimisi de yedek kulübesindeki umursamaz tavırlarıyla gündeme geldi. Sanki milyonların umudunu omuzlarında taşımıyorlar da sıradan bir hazırlık maçına çıkmışlardı.
Oysa milli forma, sadece bir forma değildir. O forma; bir milletin duası, umudu ve gururudur.
O ciddiyetsizlik sadece görüntülerde değil, oyun anlayışında da hissedildi. Topa koşmayan, mücadeleden kaçınan, oyunu çevirmek için ekstra gayret göstermeyen bir görüntü sergilendi. Çeyrek asır sonra yakalanan tarihi fırsat, büyük bir sorumsuzlukla heba edildi.
Bu turnuva bize bir gerçeği yeniden hatırlattı.
Başarı sadece parayla gelmiyor.
Mütevazı bütçelerle Dünya Kupası'na katılan, yıldız oyuncuları olmayan ülkeler yürekleriyle mücadele ettiler. Maddi imkânları sınırlı olmasına rağmen gruplardan çıkmayı başardılar. Çünkü futbol önce inanmak, sonra disiplin ve fedakârlık işidir.
Bunu Yeşil Burun Adaları'nın futbolcularında gördük. Özellikle kalecilerinin her topa canı pahasına uzanışında gördük.
Bunu aylarca savaşın gölgesinde yaşayan İranlı futbolcularda gördük.
Bunu yıllardır sıkıntılarla boğuşan Irak'ın oyuncularında gördük.
Bunu sınırlı imkânlarla mücadele eden Bosna Hersekli futbolcularda gördük.
Onlar isimlerini değil, ülkelerini büyütmeye çalıştılar.
Bizde ise yıllardır oluşturulan aşırı övgü kültürü, futbolcuları gerçeklerden uzaklaştırdı. Medyanın bitmek bilmeyen pohpohlamaları, kulüplerin ve futbol yöneticilerinin yıldız kültürünü besleyen anlayışı, bazı oyuncuların kendilerini olduğundan büyük görmelerine yol açtı.
Oysa milli takım, reklam yüzü olma yeri değil; fedakârlığın, disiplinin ve karakterin sınandığı yerdir.
Bir ülke, formasını taşıyanlardan önce yetenek değil; aidiyet bekler.
Çünkü taraftar, yenilgiyi affedebilir.
Ama umursamazlığı asla affetmez.
Belki de bu turnuvadan çıkaracağımız en büyük ders şudur:
Sahaya manken değil, mücadele eden futbolcular çıkmalıdır. Defile yapanlar değil, formasını son damlasına kadar ıslatanlar bu ülkenin hafızasında yer eder.