Yaşadığımız çağ, görüntünün gerçeğin önüne geçtiği, şeklin özden daha kıymetli hale geldiği bir dönemdir.
Hayatlarımızı, davranışlarımızı, tercihlerimizi artık büyük ölçüde “gösteriş” yönlendirmektedir. Yardım yaparken gizliliği değil, görünürlüğü esas alıyoruz.
Üç kuruşluk bir hayrı, yüz kuruşluk bir reklamla duyuruyoruz. Kalpten gelen bir iyiliğin yerini, beğeni ve alkış toplama arzusuyla yapılan sunî hareketler almış durumda.
Toplum olarak her şeyde bir tören, bir kutlama, bir sunum ihtiyacı hissediyoruz. Küçük bir başarıyı büyük bir tantanayla sergilemeden duramıyoruz.
Oysa bazen sade bir teşekkür ya da içten bir tebessüm, yapılan tüm şatafatlı kutlamalardan daha değerlidir.
Özellikle eğitim alanında bu durum giderek daha da görünür hale geliyor. İyi bir birey, vicdanlı bir insan, çalışkan bir öğrenci yetiştirip yetiştirmediğimize bakmadan; her sene, her okulda, kimi zaman lüks salonlarda, pahalı kıyafetlerle mezuniyet törenleri düzenleniyor
. Öğrenci ve veliler bu sürecin manevi anlamından çok, maddi külfeti altında eziliyor. Eğitim, özünden kopuyor; şova dönüşüyor.
Benzer bir durum evlilik süreçlerinde de karşımıza çıkıyor. Evlilik gibi kutsal ve derin bir müessese, gösterişin kurbanı olmuş durumda.
Nikâh, düğün, kına, nişan, isteme, çeyiz sergisi… Derken gençler ve aileler maddi olarak zorlanıyor, borçlanıyor, tükeniyor.
Oysa evlilik, iki insanın hayatı paylaşma kararıdır; sevgi, saygı ve sadakat üzerine kurulması gereken bir birlikteliktir. Ne yazık ki bu değerler törensel ayrıntıların gölgesinde kayboluyor.
İşin en acı yanı, ibadet alanlarımızın bile bu gösterişten nasibini almasıdır. Hac ve umre gibi sadece Allah’a yönelmemiz gereken kutsal ibadetler bile artık bir sosyal medya içeriğine dönüşüyor. Paylaşılmak üzere hazırlanan notlar, isimler, fotoğraflar ve videolar… Allah’a olan yönelişimizin mahremiyeti, “takipçi” kazanma yarışına feda ediliyor.
Toplum olarak ruhen fakirleştiğimizin, anlamdan uzaklaştığımızın, samimiyeti kaybettiğimizin göstergesidir bu manzara.
Gösterişe dayalı bu yaşam biçimi, bizi hem manevi hem maddi olarak yıpratıyor. Oysa sadeleşmeye, içtenliğe ve özümüze dönmeye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
Gerçek olan, görünmeyen değil; hissedilen, yaşanan ve kalbe dokunandır.
Toplumsal dönüşüm, bireyden başlar. Her birimiz, gösterişin cazibesine kapılmadan yaşamayı öğrenmeli, çocuklarımıza da bunu öğretmeliyiz.