Vefa… İstanbul’da bir semtin adıdır, doğru. Ama asıl anlamı, tabelalarda değil insanların gönlünde yazılıdır.
Mekânla değil karakterle, caddelerle değil insanlıkla ilgilidir. Birlikte zaman geçirmiş, aynı ekmeği bölüşmüş, aynı çatı altında çalışmış insanların birbirine karşı hukuku, hatıralara duyduğu saygı ve zor günlerde gösterdiği duruştur.
Annemin vefatı üzerine yaşadığım bir taziye süreci, bana bir kez daha gösterdi ki vefa; bazıları için hâlâ bir yaşam biçimi, bazıları içinse çoktan unutulmuş bir ahlaktır.
Yıllar önce ayrıldığım TÜPRAŞ’tan bir arkadaş, “Neden TÜPRAŞ mesajı yayınlanmadı, yoksa haber vermediniz mi?” diye sorduğunda durumun farkında bile değildim. Çünkü 20 yıldır o kurumun dışında, o camianın uzağındaydım. O arkadaş ilgili kişiye haber verdi. Kurumsal mesaj ise taziyenin son günü, hem de akşamüzeri yayınlandı. Mesajı görenler, ilk gün zannedip aradı; son gün olduğunu duyunca apar topar gelenler oldu. Bir gün sonra taziye yerine gelenler, kapalı kapıyı görünce hüzünle arayıp “Keşke yetişebilseydik” dediler.
Ama ne oldu biliyor musunuz?
Taziyenin bittiği günün ertesi, TÜPRAŞ’ın eski çalışanlarından, emeklilerinden onlarca telefon aldım. “Geç haberimiz oldu ama kalbimiz sizinleydi” diyen insanların sesleri hâlâ kulaklarımda. Onların üzüntüsü, aslında vefanın hâlâ yaşadığını gösteren en güçlü işaretlerden biriydi. Batman’da olup da koşarak gelenler, il dışından arayanlar, yıllardır görüşmediğim hâlde acımı paylaşmak için saatlerce telefon trafiği oluşturan insanlar… Hepsi, bana insanlığın hâlâ ölmediğini hatırlattı.
Peki, bu tablo neyi gösterdi?
Vefanın sadece İstanbul’da bir semtin adı olmadığını…
Vefanın bir hukuk olduğunu…
İnsaniyet olduğunu…
Paylaşmak, hatırlamak, unutmamak olduğunu…
Sadece düğünde, bayramda değil; acıda, sıkıntıda, gece yarısı da olsa “yanındayım” diyebilmek olduğunu…
Ve maalesef bir şeyi daha gösterdi: Vefanın kimlerde yaşadığını, kimlerde çoktan kaybolduğunu…
Eski toprak dediğimiz insanların vefası başka oluyor. Onlar, samimiyeti makamla ölçmez; acıyı mesai saatine sıkıştırmaz. Onlarda insanlık, alışkanlık değil karakterdir. Yıllar geçse de hatır bilir, yorgunluk bilmez. “Dost düştüğünde belli olur” sözünün yaşayan örnekleridir.
Ama bazıları için vefa, sadece bir kelime… Bir semt adı kadar uzak, bir tabelaya sıkışmış kadar dar. Ya da ancak birinin hatırlatmasıyla hareketlenen, görev zihniyetinin ötesine geçemeyen bir refleks. Vefanın zamanla da, unvanla da ilgisi yok; tamamen vicdanla, insanlıkla, ahlakla ilgisi var.
Şunu gördüm:
Vefa asaletin ta kendisidir.
Vefası olmayanın ne asaleti olur ne de insanlığı.
Bu ülkenin, bu toplumun en çok kaybettiği şey belki de budur: Vefa duygusu.
Ama hâlâ taşıyanlar var…
Hâlâ hatır bilenler var…
Hâlâ bir telefonla, bir ziyaretle insanın yüreğini onaran, acısını paylaşan, “yalnız değilsin” diyen güzel insanlar var.
Onlar olduğu sürece, vefa hiçbir zaman İstanbul’da bir semte sıkışıp kalmayacak.
İnsanlığın en temiz yerinde yaşamaya devam edecek.
Ve biz, onların sayesinde insan kalmaya devam edeceğiz.