?>

Okulda şiddet: bireysel sapma değil, yapısal çöküş

Ekrem Işık

2 ay önce

Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan, çocukların hayatını kaybettiği okul baskınları, artık münferit olaylar olarak değerlendirilemez. Bu tür vakaları “anlık öfke”, “bireysel psikoloji” ya da “kontrol kaybı” gibi açıklamalarla sınırlamak, gerçeği perdelemekten başka bir işe yaramaz. Karşı karşıya olduğumuz durum, açık biçimde yapısal bir çözülme hâlidir.
Öncelikle şu tespiti net biçimde yapmak gerekir:
Şiddet, boşlukta ortaya çıkmaz; belirli sosyal, kültürel ve kurumsal koşulların ürünüdür.
Bu bağlamda okul, artık yalnızca eğitimin verildiği bir mekân değil; aynı zamanda toplumsal gerilimlerin taşındığı, üretildiği ve yeniden dağıtıldığı bir alana dönüşmüştür. Eğitim kurumlarının asli fonksiyonu olan “bireyi inşa etme” işlevi zayıfladıkça, yerini kontrolsüz bir sosyal etkileşim alanı almaktadır.

1. Ailenin çözülmesi ve denetim zafiyeti

Modern toplumda aile, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda pedagojik işlevini de büyük ölçüde kaybetmektedir. Çocuğun duygusal gelişimini destekleyen, sınır koyan ve rehberlik eden yapı zayıfladığında; çocuk, davranışlarını düzenleyecek içsel mekanizmaları geliştirememektedir.
Bu durum,  literatüründe “denetim eksikliği” ve “aidiyet boşluğu” kavramlarıyla açıklanmaktadır. Aidiyet duygusu zayıf birey, kendisini anlamlandırmak için çoğu zaman uç davranışlara yönelir.

2. Eğitim sisteminin indirgenmesi: Akademik başarıya hapsedilen birey

Mevcut eğitim sistemi, öğrenciyi çok boyutlu bir varlık olarak değil; sınav performansı üzerinden ölçülen bir nesne olarak görmektedir. Bu indirgemeci yaklaşım, öğrencinin duygusal ve ahlaki gelişimini ihmal etmektedir.
Rehberlik hizmetlerinin büyük ölçüde formel ve yüzeysel kalması, risk altındaki öğrencilerin erken tespitini engellemektedir. Oysa eğitim, yalnızca bilgi aktarımı değil; aynı zamanda davranış düzenleme ve değer inşası sürecidir.

3. Şiddetin kültürel dolaşımı ve normalleşmesi

Günümüz toplumunda şiddet, yalnızca fiziksel bir eylem değil; aynı zamanda sembolik bir dil hâline gelmiştir. Dijital medya, sosyal platformlar ve popüler kültür, şiddeti görünür kılmakla kalmamakta; kimi zaman onu meşrulaştırmaktadır.
Bu çerçevede değerlendirildiğinde, bireylerin gözlem yoluyla davranış geliştirdiği bilinmektedir. Bu durumda, şiddetin sürekli teşhir edilmesi, özellikle gelişim çağındaki bireylerde taklit davranışlarını tetikleyebilmektedir.

4. Kurumsal reflekslerin yetersizliği

Bu tür olayların ardından ortaya konulan tepkiler genellikle güvenlik önlemlerini artırmaya yöneliktir. Ancak mesele, okul kapısına güvenlik görevlisi koymakla çözülemez. Çünkü sorun, kapının dışında değil; doğrudan sistemin içindedir.
Kurumsal yapıların reaktif değil, proaktif olması gerekir. Risk analizi, psikososyal destek ve erken müdahale mekanizmaları etkin biçimde işletilmediği sürece, benzer olayların tekrar etmesi kaçınılmazdır.

SONUÇ: BİREYİ SUÇLAYARAK SİSTEMİ AKLAYAMAYIZ

Bu tür vakalarda fail üzerinden yürütülen tartışmalar, çoğu zaman sistemin sorumluluğunu görünmez kılar. Oysa fail, çoğu zaman daha büyük bir yapısal sorunun semptomudur.
Eğer bir çocuk okula silahla girebiliyorsa, bu yalnızca bireysel bir sapma değil;
aile, eğitim ve toplum üçgeninde yaşanan derin bir kırılmanın göstergesidir.
Dolayısıyla çözüm, cezai yaptırımları artırmakta değil;
çocuğu merkeze alan, bütüncül ve çok katmanlı bir yaklaşım geliştirmektedir.
Aksi takdirde her yeni olayın ardından aynı cümleyi kurmaya devam ederiz:

“Nasıl oldu?”

Oysa doğru soru şudur:

“Buna zemin hazırlayan koşulları neden değiştirmedik?”
YAZARIN DİĞER YAZILARI