İnsanın hayatında öyle anlar vardır ki, bütün kavramlar, bütün söylemler bir anda anlam değiştirir. Hastane koridorları, yoğun bakım ünitesi kapıları ve bir solukluk bilgi için beklenen o uzun saatler… İşte bu anlarda, hekimliğin aslında yalnızca bir meslek değil, aynı zamanda bir vicdan, sabır ve insanlık sınavı olduğunu daha iyi anlarsınız.
Allah kimseyi hastayı ve hasta psikolojisini bilmeyen, iletişimden uzak, kibirli ve tahammülsüz insanların eline düşürmesin. Çünkü hastayla doğrudan temas kurmak kadar, hasta yakınının duygusunu anlamak da hekimliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu gerçeği özellikle yoğun bakım sürecinde çok daha net görürsünüz.
Annem günlerdir yoğun bakımda ve bu satırları yazarken hâlâ orada. Bir yakının yoğun bakımda oluşu, insanın içini kemiren bir bilinmezlik duygusu yaratıyor. Her an, en küçük bir değişikliği bile öğrenmek istiyorsunuz. Bu süreçte, Hipokrat yeminini gönülden taşıyan, mesleğini onurla yapan hekimlerin kıymeti daha çok anlaşılıyor.
İlk günlerde karşılaştığımız yoğun bakım doktoru Dr. Deniz Şanlı, ardından Cumartesi günü görevde olan Dr. Ahmet Dursun, sadece hekimlikleriyle değil, insanlıklarıyla da gönlümüzde yer ettiler. Açıklayıcı, sabırlı, ilgili ve güven veren yaklaşımlarıyla aile olarak bizi rahatlattılar.
Fakat Pazar günü yaşananlar, ne yazık ki ülkemizde sağlık sisteminde sık karşılaşılan başka bir gerçeği yüzümüze vurdu. İsmini bilmek bile istemem dediğim, kaprisli, iletişim kurmayı bilmeyen, hasta yakınına tepeden bakan ve Hipokrat yeminini özümsememiş bir “doktor” profili… Bir sorumuza “Beni çok yoruyorsunuz” diyerek çıkışması, bir profesör arkadaşın tıp terimleriyle bilgi aktarmasını sağlamaya çalışırken gösterdiği tepki ise kabul edilebilir değildi.
Daha acı olan ise bu durumu hastane idaresine aktardığımızda aldığımız cevaptı:
“Aslında haklı, herkese bilgi verme zorunluluğu yok.”
İşte o anda şu soruyu sordum kendi kendime:
“Kimi kime şikâyet edeceksiniz?”
Ve daha önemlisi: “Sağlığımız gerçekten kimin elinde?”
Sadece yoğun bakımda değil, başka bölümlerde de benzer ilgisizlikle karşılaştık. Nöroloji doktoru Dr. Esra Turgut’tan acil bilgi almaya çalışırken, sekreterin hastane personelini içeri alıp uzun uzun hayat hikâyesi dinlemesi ve “Onları dışarı mı çıkarayım?” diye çıkışması, hasta yakınlarının nasıl ikinci plana itilebildiğini gösteren bir başka örnekti.
Bu yaşananlar aslında sadece bizim değil, toplumda birçok kişinin ortak yarası. Hasta ve hasta yakınıyla iletişim kuramayan, üst perdeden konuşan, empati yoksunu kişilere karşı sessiz kalmamak gerekiyor. Çünkü iletişim, hekimliğin temelidir. Bilgi vermek bir lütuf değil, bir sorumluluktur. Hastanın hayatına dokunan her sağlık personeli, önce insan olduğunu unutmamalıdır.
Öte yandan, böyle zor günler insana bir gerçeği de bütün çıplaklığıyla gösteriyor:
Gerçek dostluk sözle değil, duruşla belli olur.
Yanında duranı, destek vereni, yükünü hafifleteni işte bu günlerde tanırsınız. Bu zor zamanlar birer turnusol kâğıdı gibi; kim hakiki dost, kim sadece iyi gün insanı, bütün ayrımlar netleşiyor.
Sonuç olarak; sağlık sistemindeki sorunları dile getirmek bir şikâyet değil, toplum adına bir sorumluluktur. Çünkü hepimizin yolu bir gün hastaneye düşecek. Sağlık çalışanlarının arasında büyük bir çoğunluk fedakâr, işini hakkıyla yapan, insanı merkeze alan kişilerden oluşuyor. Fakat az sayıdaki duyarsız kişilerin gölgesi bütün bir camiayı karartmamalı.
Bizler ise hakkımızı aramaktan, nezaket içinde sesimizi duyurmaktan ve iyiyi takdir ederken kötüyü eleştirmekten vazgeçmemeliyiz.
Sağlığımızın emin ellerde olması hepimizin hakkıdır.