Papa 14. Leo’nun Türkiye ziyareti daha gelmeden pek çok tartışmayı tetikledi. İznik’e gidişi, “Tala‘al Bedru” ilahisinin söylendiği iddiaları, özel planlarla Türkiye’ye geldiği yönündeki komplo yorumları… Bunların hepsi bir kenara, eski Diyanet İşleri Başkanı’nın da belirttiği gibi ortada “Tala‘al Bedru” gibi Peygamber Efendimize özel bir ilahinin söylenmesi söz konusu bile değildir. Kaldı ki söylense bile, bu ilahinin tarihî anlamı ve bağlamı gereği okunmasına karşı çıkmak anlaşılır bir tutumdur.
Ancak bütün bu tartışmaların ötesinde, esas mesele Papa’nın ne söylediği ya da nerede dolaştığı değildir. Asıl mesele, bizim kendi dinimize ve kimliğimize yönelik özgüvenimizin ne durumda olduğudur. Çünkü kişi, inandığı değerleri gerçekten yaşıyorsa, 14. Leo da gelse 24. Leo da gelse fark etmez. Temsiliyet, sözle değil; yaşantı ile olur.
Bir Müslüman’ın İslam’ı temsil gücü, yalnızca söylediği sözde değil, yürüdüğü yolda, sergilediği ahlakta, adaletinde, merhametinde ve duruşundadır. Yaşanmayan bir din, kalpte karşılık bulmayan bir inanç, sadece dilde kalan bir tebliğ kimseye güven vermez. İnanmak, önce yaşamaktan geçer; yaşamayanın sözü etkili olmaz. Bu yüzden özgüven, lafla değil, yaşayarak kazanılır.
Bugün toplumda oluşan “Papa geldi bizi Hristiyan mı yapacak?” korkusu, gerçekte Hristiyanlıktan değil, kendi dinimizi gerektiği gibi yaşamamaktan kaynaklanıyor. Çünkü insan, benimsediği değerlere kendi içinde güvenmezse dış etkilere karşı da savunmasız hisseder. Oysa asıl sorgulanması gereken, bizim hayatımızda İslam’ın kaç prensibinin gerçekten yaşadığıdır. İslami ilkeler bizim gündelik hayatımızın neresinde duruyor?
Bir gerçeği görmek zorundayız: Biz farkında olmadan Hristiyan yaşam tarzının, tüketim kültürünün ve seküler alışkanlıkların içine çoktan gömülmüş durumdayız. Papa’nın gelişi değil, zaten yıllardır hayatımızda yer eden bu pratikler bizi yönlendirmektedir. Dolayısıyla Papa gelse ne olur, gelmese ne olur? Değişmeyen, dönüştürmeyen bir hayatın dışarıdan gelecek bir etkiyle bozulması veya düzelmesi mümkün değildir.
Biz kendimizi değiştirmedikçe, kimse bizi değiştiremez. Bozulma da düzelme de önce insanın kendi içinden başlar. Söylemlerle ne bozuluruz ne de düzeliriz; pratiklerimiz değişmedikçe toplumsal bir iyileşme mümkün değildir. Sorun da çözüm de bizim elimizdedir.
Bugün yapılması gereken, dış tehditlere karşı korku üretmek değil; inandığımız değerleri hayatın merkezine yeniden yerleştirmektir. Kendi dinine, kültürüne ve kimliğine özgüveni olan bir toplumun hiçbir ziyaret, hiçbir lider, hiçbir gündem karşısında endişesi olmaz. Çünkü onların değişimi değil, bizim yaşantımızın doğruluğu ve tutarlılığı esas belirleyici noktadır.