?>

Ne kaldı geriye?

Ekrem Işık

5 ay önce

Bir toplum, en çok neyi kaybettiğinde çöker?
Ekonomisini mi, kurumlarını mı, güvenliğini mi? Belki de bunların hiçbiri…

Asıl çöküş, insanın kendi içindeki ölçüyü kaybetmesiyle başlar. Çünkü ölçü kaybolduğunda, yasa anlamını; güç, meşruiyetini; başarı ise değerini yitirir.

Toplumlar bir günde yozlaşmaz. Yozlaşma, yüksek sesle değil, sessiz kabullerle ilerler. Önce “istisna” denilen şeyler çoğalır, sonra “normal” olur. Dün rahatsız eden bugün kanıksanır, yarın ise savunulur. İşte asıl kırılma tam da burada yaşanır: Vicdanın alarm vermeyi bırakmasında.

Bir zamanlar inanç, bedel ödemeyi göze almayı gerektirirdi. İnsanın hayatını, kariyerini, hatta geleceğini riske atacak kadar ciddiye aldığı bir duruştu bu. Bugün ise inanç, çoğu zaman sembolik bir kimliğe, sosyal bir etikete indirgenmiş durumda. Sorgulanmayan, derinleşmeyen, dönüştürmeyen bir inanç… Böyle bir inanç insanı inşa etmez; sadece avutabilir.

Ahlak da benzer bir akıbeti paylaştı. Eskiden ahlak, yapılmaması gerekeni hatırlatan bir sınırdı. Şimdi ise “koşullara göre değişen” esnek bir kavrama dönüştü. Menfaatin olduğu yerde ilke eğiliyor, gücün olduğu yerde hak susuyor. Bu durum, sadece bireysel bir zayıflık değil; kolektif bir çürümenin işaretidir.
Yönetenler açısından bakıldığında da manzara farklı değil. Bir zamanlar görev, yük olarak görülürdü; bugün ise imkân olarak algılanıyor. Kamu sorumluluğu, ahlaki bir emanet olmaktan çıkıp kişisel kazanç alanına dönüştüğünde, adalet sadece kâğıt üzerinde kalır. Rüşvetin gizlenmesi bile bir utanma emaresiydi; bugün gerekçelendirilmesi ise utanmanın bittiğini gösteriyor.

Ticarette yaşanan dönüşüm de bu zihinsel kaymanın küçük ama çarpıcı bir yansımasıdır. Güvenin esas olduğu bir alışveriş kültüründen, sürekli denetim gerektiren bir kuşku düzenine geçtik. Dürüstlük, artık ahlaki bir üstünlük değil; rekabet dezavantajı olarak görülüyor. Oysa güvenin olmadığı yerde ne piyasa işler ne de toplum ayakta kalır.

Bütün bunlar olurken asıl soru şudur: Bu değişim kimin eseri? Cevap kolaycılıkla “gençler” ya da “sistem” değildir. Çünkü gençler, kendilerine sunulan dünyanın aynasıdır. Sistemler ise onları ayakta tutan zihniyetle şekillenir. Asıl mesele, yanlışı görüp susanlar, alışanlar ve “bana dokunmuyor” diyenlerdir.

Felsefi olarak bakıldığında, yaşadığımız şey bir anlam krizidir. İnsanın neden yaşadığı, ne uğruna fedakârlık yapacağı, neye “hayır” diyeceği belirsizleşmiştir. Hayat, sadece haz ve hız üzerine kurulduğunda; sabır, sadakat ve sorumluluk anlamsızlaşır. İşte o zaman toplum, kalabalık bir yalnızlığa dönüşür.

Peki, geriye ne kaldı?

Belki çok az şey… Ama hâlâ bir soru kaldı. Hâlâ içimizi rahatsız eden bir boşluk hissi var. Hâlâ “bu böyle gitmemeli” diyen bir iç ses tamamen susmuş değil. Bu ses, çöküşün değil; mümkün bir uyanışın işaretidir.

Çünkü insan, kaybettiğini fark ettiği anda yeniden aramaya başlayabilir. Toplumlar da öyledir. Asıl tehlike, kaybı normal saymaktır. Sormaktan vazgeçtiğimiz gün, gerçekten her şey biter.

O hâlde soru şudur:

Ne kaldı geriye değil…

Neyi yeniden inşa etmeye cesaretimiz kaldı mı?

YAZARIN DİĞER YAZILARI