Günümüz dünyasında güzellik anlayışı neredeyse tamamen beden üzerinden tanımlanıyor.
Saç ekimi merkezlerinden estetik kliniklerine, botokstan dolguya, manikürden pediküre kadar fiziksel görüntüyü parlatan yüzlerce seçenek var. Kadınlar için perma, kaş alımı, estetik operasyonlar; erkekler için saç boyatma, sakal tasarımı, epilasyon ve spor salonları… Hepsi birer “güzellik” adresi olarak kabul ediliyor.
Peki, ruhun güzelliği için nereye gidiyoruz?
Toplum olarak kendimizi aynada düzeltmeye gösterdiğimiz özeni, iç dünyamıza göstermiyoruz. Birkaç dakikalık aynaların verdiği memnuniyet, çoğu zaman ruhumuzdaki eksikleri, kırgınlıkları, öfkeyi, sabırsızlığı ve sevgisizliği gizlemeye yetmiyor. Oysa insanı insan yapan en değerli güzellik bedenin değil, ruhun güzelliğidir.
Bir düşünün…
Eğer bir şehirde “Ruh Güzellik Merkezi” açılmış olsaydı, içeride neler olurdu?
Belki sabır terapisi, belki merhamet egzersizleri…
Belki gençlere sorgulama, düşünme, okuma alışkanlığı kazandıran atölyeler…
Belki kalp kırmamayı öğreten küçük dersler…
Belki de nezaketin, ahlakın, vicdanın yeniden parlatıldığı seanslar…
Ne yazık ki bugün insanı dışarıdan parlatan salonlar çok, içini iyileştiren merkezler yok denecek kadar az. Bunun sonucu olarak da toplumda öfke artıyor, empati azalıyor, insanlar birbirinin yüzüne değil cebine bakıyor. Paranın ve görüntünün kutsandığı bir dönemde yaşıyoruz; oysa insanın içi güzelleşmeden dışı hiçbir zaman tamamlanmaz.
Belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, kendimize şu soruyu sormaktır:
“Ben bugün ruhuma ne yaptım?”
Dış görünüşümüzü düzeltmek bizi sadece “gösterişli” yapar; ama ruhumuzu güzelleştirmek bizi “insan” yapar.