Demokrasi, uzun yıllar boyunca "halkın, halk tarafından, halk için yönetimi" şeklinde kutsal bir kavram olarak sunuldu. Özgürlük, eşitlik, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin taşıyıcısı olarak lanse edildi. Batı medeniyetinin en parlak ihraç ürünü, dünyaya vaat edilen nihayi adalet düzeniydi. Ancak bugün, bu parlak kabuğun içinin ne kadar çürümüş, kavramın ise ne denli bir aldatmaca aracına dönüştüğüne şahit oluyoruz. Artık "Demokrasi Masalı"nı anlatmaya bile gerek duymayan, perdesini tamamen kaldırmış bir haydutlukla karşı karşıyayız.
Bu haydutluğun en çarpıcı ve yakın tezahürü, bir ülkenin seçilmiş liderinin, gecenin bir yarısı, kendi evinden, eşiyle birlikte yatağından alınarak adeta bir ganimet gibi kaçırılmasıdır. Bu eylem, herhangi bir mafya yapılanmasının dahi utangaçlıkla yaklaşabileceği bir çıplak zorbalıktır. Fakat burada mafya değil, kendisini "demokrasinin beşiği" olarak tanımlayan bir devlet vardır. Yapılan, salt bir lider kaçırma suçu değildir; bir ulusun iradesine, egemenliğine ve en temel güvenlik duygusuna vurulan darbedir. Daha da vahimi, bu açık gasp eylemini takiben, aynı aktörlerin, "artık bu ülkenin petrolüne de el koyacağız" şeklindeki pervasız açıklamalarıdır. Bu, modern tarihin en sade, en yalın yağma ve talan beyanıdır. Maskeler düşmüş, retorik bitmiş, geriye sadece gücü olanın her şeyi alabileceğini ilan ettiği vahşi bir orman kanunu kalmıştır.
Peki, tüm bu olanlar karşısında uluslararası toplumun kurumsal çatısı, barış ve güvenliğin teminatı olması gereken Birleşmiş Milletler (BM) nerededir? Sessizliğin ve çaresizliğin derin kuyusunda kaybolmuş durumda. BM artık, insanlığın ortak vicdanını temsil etmekten çok uzak, uydurma bir örgüt görüntüsündedir. Bu son olay karşısındaki sırra kadem basmışlığı, aslında yeni değildir. Daha önce ABD'nin Irak'ı, bahaneler uydurarak işgalinde neredeydi? Afganistan topraklarının işgalinde hangi etkin yaptırımı uyguladı? İran'a yönelik tehditler ve suikastlar karşısında ne gibi bir duruş sergiledi? Tarih, BM'nin güçlülerin zulmü karşısındaki bu sistematik felcini kaydetmektedir.
Bu tablo karşısında, BM'nin altına imza attığı o meşhur beyannamelerin hiçbir kıymeti harbiyesi kalmamıştır. "Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi", bir liderin yatağından kaçırıldığı, "Çocuk Hakları Beyannamesi" ise aynı güçlerin bombalarıyla öldürülen masumların üzerine serpilmiş toz kağıtlara dönüşmüştür. Bu belgeler, zayıflara vaat, güçlülere ise mizah konusu olmaktan öteye geçememiştir. BM'nin kendisi, ortaya koyduğu bu evrensel ilkeleri koruyamamanın utancıyla "çöp" statüsüne indirgenmiştir.
Bu haydutluk düzeninin medya ayağı da en az siyasi ayağı kadar sorunludur. ABD'deki güçlü Siyonist lobi etkisi, İsrail'e koşulsuz desteği nedeniyle Trump'ı destekleyen medya organları, bu açık hukuk ihlaline karşı eleştirel bir dil geliştirememekte, aksine güzellemeler yapmaktadır. Trump'ın bu eylemi açıkladığı basın toplantısında, hiçbir gazetecinin, "Sayın Başkan, bu eyleminiz uluslararası hukukla örtüşüyor mu?" sorusunu yöneltememesi, özgür basın iddiasının da bir maskaralığa dönüştüğünü göstermektedir. Basın, iktidarın haydutluğunu sorgulamak yerine, ona hizmet eden bir aygıt haline gelmiştir.