Ortadoğu’nun tam kalbinde 1.5 yıldır insanlığın gözleri önünde bir soykırım yaşanıyor. İsrail, işgal ettiği Filistin topraklarında çocuk, kadın, yaşlı demeden her gün yeni bir vahşete imza atıyor.
Bu tablo artık bir savaş değil, bir yok etme planının adım adım uygulanmasıdır. İsrail, sadece askeri değil, ahlaki, insani ve vicdani bütün sınırları çoktan aşmıştır. İnsanlık adına utanç verici olan ise, bu soykırıma karşı sergilenen küresel suskunluktur.
Bugün Batı, insan hakları ve demokrasi söylemini yalnızca kendi çıkarlarını korumak için kullandığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Avrupa Birliği’nden Amerika’ya kadar birçok devlet, İsrail’in işlediği insanlık suçlarını görmezden gelmekte, hatta dolaylı olarak onaylamaktadır. Ancak asıl kırılma noktası, İslam dünyasında yaşanmaktadır.
Sözde ümmetin liderliğine soyunan Arap rejimleri, suskunluklarıyla zulme ortak olmakta, petro-doların gölgesinde kendi halklarının vicdanını kirletmektedir.
Bu sessizlik, diplomatik bir ihtiyat değil, doğrudan bir işbirliğidir. Kudüs ağlarken, Gazze yanarken, milyonlarca Filistinli ölümle pençeleşirken hiçbir Arap başkentinden yankılanan güçlü bir ses yok. Zirveler, açıklamalar, kınamalar…
Hepsi içi boş, etkisiz ve samimiyetsiz. İslam dünyası, adeta kendi kutsallarını, kendi kardeşlerini, kendi onurunu pazarlık masasına yatırmış durumda.
Oysa İsrail'in niyeti açık: Bu bir sınır mücadelesi değil; bir halkı tarihten ve topraktan silme projesidir. Siyonist akıl, sadece Filistin topraklarıyla yetinmeyecektir.
Bu şımarıklık artık bölgesel güvenliği tehdit eden bir kudurganlığa dönüşmüştür. Bugün hedef Gazze olabilir; ama yarın Suriye, Lübnan ve hatta Türkiye bu şiddetin doğrudan muhatabı olacaktır.
Nitekim İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırıları artık rutin hâle gelmiş durumda. Güneydeki işgal adım adım genişliyor. İran destekli üsler hedef alınırken, Türkiye’nin Suriye’deki varlığına da açıkça mesaj veriliyor.
En son T4 hava üssünün vurulması, sadece İran’a değil, aynı zamanda Türkiye’ye yönelik bir gövde gösterisidir. "Ben istediğim yeri vururum" mesajıdır bu. Bu, askeri bir hamleden öte, politik bir meydan okumadır.
Türkiye, bu gerçeği görmek ve gereğini yapmak zorundadır. Eğer bugün Suriye topraklarında kararlı ve kapsamlı bir savunma hattı oluşturulmazsa, yarın Hatay’dan başlayarak Anadolu’nun kapıları tehdit altına girecektir. İsrail’in bölgesel emelleri sadece teorik bir senaryo değil; somut bir yayılma stratejisidir.
Ancak bu mücadele yalnızca devletlerin omuzlarına bırakılamaz. Ortadoğu halklarının da artık suskunluğu terk etmesi gerekiyor.
Filistin’e bakmak, kendi geleceğine bakmaktır. Kudüs’ü savunmak, yalnızca bir şehir değil, bir onur meselesidir. Bu yüzden sivil toplumdan medyaya, kanaat önderlerinden gençliğe kadar herkesin daha gür bir sesle hakikatin yanında yer alması şarttır.
Unutulmamalıdır ki, kuduz bir köpek yalnızca bir kişiyi değil, tüm mahalleyi tehdit eder. Bugün Filistin’i ısıran bu saldırgan yapı, yarın Şam’ı, Beyrut’u, İstanbul’u hedef alacaktır. Bu nedenle direniş sadece bir halkın değil, bir coğrafyanın meşru savunma hakkıdır.
Ve şunu çok açık söylemeliyiz: İsrail’e karşı yürütülen bu direniş, sadece bir askeri mücadele değil, bir insanlık imtihanıdır. Bu imtihanda safımızı belirlemek, sessiz şeytan olmak ile hakkın yanında durmak arasındaki tercihtir.