?>

Vicdanın sınır hattı: Seçici adaletten evrensel insanlığa

Ekrem Işık

4 ay önce

​İnsanoğlunun yeryüzündeki serüveni, hak ile batılın, zalim ile mazlumun bitmek bilmeyen mücadelesine sahne olmuştur. Ancak modern çağın getirdiği en sinsi hastalık, mikrobik bir salgından daha tehlikeli olan "vicdani tefessüh" yani vicdanın çürümesidir. Bu çürüme, zulmü bir bütün olarak reddetmek yerine, onu politik ajandalar, etnik bağlar veya ideolojik kalıplar üzerinden tasnif etmeye başladığımızda filizlenir.

​Zulmü "Takım Tutmak" Gibi Görmek: En Büyük Yanılgı

​Günümüzde adalete olan inancı sarsan en temel sorun, zulmün failine ve mağduruna göre ses çıkarma alışkanlığıdır. Bir zulüm karşısında sessiz kalıp, bir diğeri için meydanlara çıkanlar; aslında adaleti değil, kendi mahallelerinin konforunu savunmaktadırlar. Oysa zulüm, bir futbol müsabakası değildir; tarafgirlik kabul etmez.
​Zulmü yarıştırmak, on binlerce insanın hunharca katledildiği Gazze’deki soykırımı görmezden gelip sadece başka coğrafyalardaki ihlallere odaklanmak ya da tam tersi bir tutum sergilemek, insanlık onurunu ideolojik bir rehineye dönüştürmektir. Eğer bir vicdan, acıyı hissetmek için önce mağdurun kimlik kartına bakıyorsa, o vicdan artık evrensel değildir; yerelleşmiş, körelmiş ve işlevini yitirmiştir.

​"Acı Hissediyorsan Canlısın, Başkasının Acısını Hissediyorsan İnsansın"

​Bu kadim söz, insan olmanın biyolojik sınırlarını aşıp ahlaki sınırlarına geçişi özetler. Empati, sadece bize benzeyene duyduğumuz bir sempati değil, bizden en uzak olana, en farklı görünene karşı duyduğumuz bir sorumluluk bilincidir.

​Çocuk ve Kadın Hassasiyeti: Savaşın ve zulmün en savunmasız özneleri olan çocuklar ve kadınlar söz konusu olduğunda, insanlığın refleksi "amasız" ve "fakatsız" olmalıdır. Gazze’de enkaza dönen bir parkın acısı ile Doğu Türkistan’da ailesinden koparılan bir çocuğun hüznü arasında fark gören bir zihin, insanlığın ortak değerler zemininden kaymış demektir.

​Coğrafi Tarafsızlık: Zulüm; Halep’te yaşandığında sessiz kalıp, Halepçe’de feryat etmek; Sudan’daki trajediyi görmezden gelip Rojava’da yaşananlara farklı bir mercekle bakmak tutarsızlıktır. İnsanlık onuru tek parçadır ve dünyanın neresinde delinirse delinsin, aslında hepimizin ortak geleceği zarar görür.

​Nesnellik: Ahlakın Omurgası

​Zulüm karşısında nesnel olabilmek, kişinin kendi dogmalarından sıyrılıp "insan" ortak paydasında buluşabilmesidir. Vicdanı tefessüh edenler, zulmü sadece kendi aidiyetlerine yönelik bir tehdit olarak algılarlar. Ancak gerçek erdem; zulmü, faili en yakınımız bile olsa reddedebilmek; mağduru, can düşmanımız bile olsa koruyabilmektir.
​Zulüm karşısında objektifliğini yitirenlerin insanlığı sadece retorikten, yani süslü cümlelerden ibarettir. Eyleme dökülmeyen, mağdur ayrımı yapan bir merhamet, zalimin en büyük destekçisidir. Sessiz kalmak, onayı da beraberinde getirir.

​Sonuç: Evrensel Bir Reddiye

​Dünya bugün her zamankinden daha fazla "insanlık milliyetçiliğine" ihtiyaç duyuyor. Irkın, dilin, dinin ve rengin ötesinde; kanın renginin her yerde aynı olduğu gerçeğini idrak etmeliyiz. Zulüm her nerede olursa olsun, her kim yaparsa yapsın ve her kime karşı yapılırsa yapılsın; ona karşı durmak bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur.

​Unutulmamalıdır ki; Gazze’den Sudan’a, Doğu Türkistan’dan Halep’e kadar uzanan o görünmez acı köprüsü, ancak ve ancak ayrım gözetmeyen, rengi olmayan ve sadece haktan yana olan bir adalet anlayışıyla yıkılabilir.

​Çünkü vicdan, pasaport sormaz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI