Dünya tarihi, imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne tanıklık etmiştir; ancak günümüzde karşı karşıya olduğumuz durum, yalnızca bir güç mücadelesi değil, topyekûn bir varlık yokluk savaşıdır. Orta Doğu’yu kan gölüne çeviren, sınır tanımaz saldırganlığıyla uluslararası hukuku hiçe sayan İsrail, ABD’yi bir kalkan ve kılıç gibi kullanarak "sınırsızlık" politikasını had safhaya ulaştırmıştır. Siyonist aklın temel hedefi nettir: Dize gelmiş bir dünya ve köleleştirilmiş bir coğrafya.
Siyonist strateji, yalnızca askeri güçle değil, aynı zamanda küresel çapta kurulan şantaj ve nüfuz ağlarıyla ilerlemektedir. Epstein vakası, bu kirli düzenin sadece buzdağının görünen kısmıdır. Güçlü ve etkili kişileri ağa düşürerek onları birer piyon haline getiren bu sistem, "hedefe ulaşmak için her yol mübahtır" mantığıyla hareket etmektedir.
Bugün ABD siyasetindeki aşırı İsrail yanlısı tutumu, sadece diplomatik tercihlerle açıklamak yetersizdir. Kendi halkının çıkarlarından ziyade Siyonist ajandaya hizmet eden siyasetçilerin arkasındaki en büyük itici güç, bu tür mahzenlerde hazırlanan dosya ve şantajlardır. Nitekim Trump döneminden bugüne uzanan süreçte, İran’ı dize getirmek için önce iç karışıklıklar denenmiş, bu tutmayınca da taşeron örgütler üzerinden yeni bir vekalet savaşı düşüncesi başlamıştır.
İsrail ve arkasındaki güçler, bölgedeki ülkelerin güçlü olmasını, kendi ayakları üzerinde durmasını asla istememektedir. Onlar için ideal komşu; zayıf, savunmasız ve her emre itaat eden bir yapıdır. Türkiye, bu tehlikeli oyunu erkenden sezen tek güç olarak oyun bozucu bir hamle yapmıştır: "Terörsüz Türkiye" vizyonu.
İç cepheyi tahkim etmek, terörü kaynağında kurutmak ve toplumsal birliği maksimize etmek, sadece bir güvenlik meselesi değil, Siyonist planlara karşı çekilmiş en güçlü settir. Çünkü biliyoruz ki, bir ülkeyi dışarıdan yıkamayanlar, her zaman içerideki çatlakları büyütmeyi hedeflerler. Türkiye, bu çatlakları kapatarak oyunun kurallarını yeniden yazmaktadır.
Makalemizin başlığı aslında içinde bulunduğumuz durumun tek çıkış yolunu özetliyor. Bölge ülkeleri (Türkiye, İran, Irak, Mısır ve diğerleri) ideolojik veya siyasi farklılıkları bir kenara bırakıp, ortak bir güvenlik ve ekonomi havzası oluşturmak zorundadır.
Eğer bölge devletleri beraber hareket etmezse, emperyalist dişli sırayla her birini öğütecektir.
Vekalet Savaşlarına Karşı Yerel taşeron örgütlerin lojistik ve siyasi desteği ancak bölgesel bir blok ile kesilebilir.
Batı’ya bağımlı olmayan savunma sanayii ve ticaret ağları, dış müdahalelere karşı en büyük kalkandır.
Gün, küçük hesapların peşinden gitme günü değildir. Karşımızdaki yapı, coğrafyamızı parçalamak ve halkları kimliksizleştirmek için her türlü hileyi ve şiddeti meşru görmektedir. Ya bu kirli akla karşı bölge ülkeleri olarak "bir" olup bu kuşatmayı yaracağız ya da teker teker zayıflayarak tarihin tozlu sayfalarında "yok" olacağız.
Unutulmamalıdır ki; kale içeriden fethedilmediği sürece, dışarıdaki hiçbir güç bu coğrafyanın kaderini tayin edemez…