?>

Özü sözüne yar olmayanlar

Ekrem Işık

10 saat önce

​Kur’an-ı Kerim, insanı bütünüyle inşa etmeyi hedeflerken, ilk darbeyi her zaman iki yüzlülüğe ve riyakarlığa vurur. Saff Suresi’nin 2. ayetindeki o sarsıcı soru, asırlardır inananların kulaklarında çınlamaktadır: "Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylersiniz?" Bu ilahi ikaz, dinin sadece dilde bir nakış değil, kalpte bir iman ve amelde bir adalet ahlakı olması gerektiğinin en açık beyanıdır.
​Ne var ki, bugün başımızı çevirdiğimiz her köşede, vaaz kürsüleri ile hayat sahnesi arasındaki o derin ve karanlık uçuruma şahit oluyoruz. Özün ve sözün ayrışması, ne yazık ki çağımız Müslümanının en büyük kimlik krizine dönüşmüş durumda.

​Kürsüde Şeriat, Mirasta Menfaat

​Yıllarca kürsülerden İslam hukukunu, adaleti ve kul hakkını anlatan, ömrünü dini nasihatlerle tüketmiş nice insanın, ucu kendi menfaatine dokunduğunda nasıl da savrulduğunu görmek içimizi acıtıyor. İslam şeriatının kadına tanıdığı en temel haklardan biri olan miras payını, kız kardeşine kaptırmamak için bin dereden su getiren, hukukun arkasından dolanan "ak sakallı" profiller, aslında dille ikrar ettikleri dine pratikte sırt çevirmektedirler. Adalet, sadece başkalarına lazım olduğunda savunulan bir lüks değildir. Kendi cebinden, kendi toprağından eksileceğini gördüğünde İslam’ın hükmüne rıza göstermeyen bir dindarlık, sadece şekilden ibarettir.

​Maaş alan cami görevlileri ve cemaate terk edilen mihraplar

​Daha da vahimi, bu samimiyet sınavının mabedin içinde, mihrabın başında verilmesidir. Cemaate infaktan, zekattan, fedakarlıktan bahseden ancak eli kendi cebine bir türlü gitmeyenlerin inandırıcılığı kalır mı? En acı veren manzaralardan biri de, namaz kıldırmayı bir ibadet olmanın ötesinde, sadece bir "devlet mesaisi" olarak gören bazı cami görevlilerinin tutumudur.
​Kendisine farz olan ve cemaate rehberlik etmesi için maaş bağlanan kimi hocaların camiye nadiren uğraması, yerini ve görevini fahri olarak mahalle sakinlerine devretmesi, ancak ay sonu geldiğinde o maaşın tek kuruşunu bile hak sahibine koklatmaması hangi kitapta yazar? Yatsı namazına gitmemek için usulsüz rapor alan, kağıt üstünde görevde görünüp fiziken camiden kaçan bir anlayış, arkasında saf tutan cemaate hangi ahlakı aşılayabilir?

​Karşılıklı Çürüme: İşverenin Zulmü, İşçinin Gayretsizliği

​Adalet ve hak terazisindeki bu bozulma tek taraflı değildir; sermaye sahibinden fabrikadaki işçiye, kamudaki memura kadar her yere sirayet etmiştir. Gece gündüz haktan bahsedip, çalıştırdığı işçinin alnının teri kurumadan hakkını vermeyen, onun emeğini ucuza kapatmaya çalışan işveren ne kadar suçluysa; mesaisinden çalan, alın teri dökmeden kolay yoldan kazanmaya çalışan işçi de o kadar sorumludur.
​Dürüstlükten ödün vermediğini iddia edip, iş başında kaytaran, hak etmediği fazla mesai ücretini alabilmek için saatleri manipüle eden, "Devletin malı deniz" ya da "Patron zaten kazanıyor" mantığıyla emeğini esirgeyen çalışan, kendi rızkına haram bulaştırdığını fark edememektedir. İslam, işverene "işçinin hakkını ver" derken, işçiye de "işi ehline ve hakkıyla, hakkını vererek yap" (itkan) prensibini yükler. Karşılıklı rıza ve dürüstlük üzerine kurulmayan hiçbir kazanç, seccadede gözyaşı dökerek temizlenemez.

​Ön Safların Müdavimleri ve Maun Suresi'nin Uyarısı

​Camilerde ön safları kimseye kaptırmayan, en büyük sevabı kaptığını zannederek gururlanan cami ehli bazı yaşlılarımızın; sokakta, trafikte, komşuluk ilişkilerinde her türlü hak ve hukuku çiğnemekte beis görmemesi tam bir akıl tutulmasıdır. Kamu idaresinde veya özel sektörde çalışırken hak etmediği maaşı, mesaiyi, unvanı ele geçirmek için kırk takla atanlar, kıldıkları nafile namazların asıl gayesinden ne kadar uzaktır.
​İşte tam bu noktada, Maun Suresi o dehşetli tokat gibi patlar yüzümüzde: "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yaparlar ve hayra da mani olurlar." Ayetin işaret ettiği o "yazıklar olsun" hitabı, namaz kılmayanlara değil, kıldığı namazı hayatına, ahlakına, iş disiplinine ve adaletine yansıtmayanlaradır. Kul hakkı yiyen, işinden çalan ama seccadeden kalkmayan insan, Maun Suresi'nin kendisine hitap ettiğini ne zaman anlayacaktır?

​Sonuç: Sözü Öze Uydurma Vakti

​İslam, bir söylem dini değil, bir eylem ve ahlak dinidir. Toplumun dinden, camiden ve dindardan soğumasının en büyük sebebi harici fikirler değil; Müslüman olduğunu iddia edenlerin sergilediği bu topyekûn ahlaki tutarsızlıktır.
​Eğer bu topraklarda yeniden bir diriliş ve güven iklimi oluşacaksa, bu ancak özü sözü bir olan, patronken de işçiyken de adaletten milim sapmayan, menfaati zedelendiğinde bile dürüstlüğü kuşanan insanların çoğalmasıyla mümkündür. Aksi takdirde, dilde kalan vaazlar kubbede hoş bir seda bile bırakmadan kaybolup gidecek, geriye ise sadece içi boşaltılmış ritüeller kalacaktır.
​Kürsülerden yükselen seslerin, sokaktaki ve iş yerindeki ayak izlerimizle uyuşması duasıyla...
YAZARIN DİĞER YAZILARI