Uzun ve yorucu bir maratonun ardından YKS sonuçları açıklandı. Kimi genç hayallerine bir adım daha yaklaşırken, kimi de yeni bir yol haritası çizmenin telaşına düştü. Her yıl olduğu gibi bu yıl da başarı sıralamaları, tercih listeleri ve reklamlar gündemin ilk sıralarında yer aldı.
Ancak bu süreçte üzerinde durulması gereken asıl mesele, yalnızca sınav sonuçları değildir. Asıl mesele, bazı mesleklerin her geçen yıl değer kaybetmesidir. Plansız şekilde açılan fakülteler, her şehirde hatta en ücra ilçelerde bile aynı bölümlerin kurulması, nitelikten çok niceliğin ön plana çıkması ve arz-talep dengesinin bozulması, birçok mesleği eski saygınlığından uzaklaştırmaktadır. Bir mesleğin değeri, sadece diploma sayısıyla değil; yetişen insanın niteliğiyle korunabilir.
Eğitim konusunda yıllardır değişmeyen bir kanaatim var: Bir öğrencide çalışma azmi ve öğrenme isteği varsa, o öğrenci imkânları sınırlı olsa bile başarıya ulaşabilir. Fakat o istek yoksa, onu en pahalı özel okula da gönderin, en iyi dershaneye de yazdırın, en ünlü öğretmenden özel ders de aldırın; sonuç değişmeyebilir. Çünkü başarının temel kaynağı öğrencinin kendi iradesidir. Asıl cevher öğrencinin içindedir.
Bugün ne yazık ki bazı özel okullar ve dershaneler, birkaç öğrencinin elde ettiği başarıyı kendi başarıları gibi sunuyor. Öğrenci aylarca, hatta yıllarca emek veriyor; gecesini gündüzüne katıyor. Sonuç açıklandığında ise reklam panolarında kurumların isimleri öne çıkıyor. Oysa burada akla şu atasözü geliyor: "Alet işler, el övünür." Günümüzde ise sanki "Öğrenci çalışır, okul övünür." anlayışı hâkim olmuş durumda.
Elbette eğitim kurumlarının rehberliği, öğretmenlerin emeği ve sağlanan imkânlar küçümsenemez. Ancak bireysel başarıyı tamamen kuruma mal etmek de doğru değildir. Eğer bir eğitim kurumu gerçekten başarısını ortaya koymak istiyorsa, sadece derece yapan birkaç öğrencisini değil, sınava giren bütün öğrencilerinin başarı ortalamasını açıklamalıdır. Gerçek tablo ancak o zaman ortaya çıkar.
Madem en başarılı öğrenciler reklam afişlerinin baş köşesine taşınıyor; o hâlde aynı kurumlar barajı geçemeyen, hedefinin çok gerisinde kalan ya da eksi net yapan öğrencilerinin sonuçlarını da aynı cesaretle açıklayabilmelidir. Başarıyı sahiplenip başarısızlığı görmezden gelmek, objektif bir yaklaşım değildir.
Bir kişinin başarısını vitrine koyarak binlerce öğrenciyi kendine çekmeye çalışmak, eğitim kalitesinin değil; pazarlama anlayışının ürünüdür. Eğitim, reklamla değil emekle ölçülür. Başarı, önce öğrencinin alın teridir; sonra ailesinin fedakârlığı, öğretmenlerinin katkısı ve okulunun desteğidir. Bu sıralamayı tersine çevirmek, emeğin sahibini gölgede bırakmaktır.
Başarılı birkaç öğrencinin arkasına sığınarak kurumsal bir zafer hikâyesi yazmaya çalışmak ise özgüvenin değil, acizliğin göstergesidir.