Çevre ile ilgili tarihi günlerden birine tanıklık ettik. Belki de yaşadığımız coğrafyada ilk kez bu kadar çok çevreci, ekoloji aktivisti, bilim insanı ve doğa savunucusu aynı amaç etrafında Muş'ta bir araya geldi.
Bunun nedeni açıktı: Doğal güzellikleriyle bilinen Muş ve çevresi artık ciddi bir ekolojik yıkımla, yani ekokırımla karşı karşıya.
Son yıllarda yapılan barajlar, jeotermal santraller, taş ocakları, madencilik faaliyetleri ve ormanlık alanların yok edilmesi yalnızca doğayı değil, yaşamın kendisini de tehdit ediyor.
Bugüne kadar çevre ve ekoloji üzerine birçok konferansa katıldım. Avrupa'da ve Türkiye'nin farklı şehirlerinde çevre kıyımlarına karşı düzenlenen eylem ve etkinliklerde yer aldım. Birçok panelde konuşmacı oldum. Dünyanın neresinde doğayı savunan bir mücadele varsa, imkânlarım ölçüsünde destek vermeye çalıştım.
Geçtiğimiz hafta da Batman'dan, çevre denildiğinde akla ilk gelen isimlerden insan hakları ve çevre aktivisti dostum Hasan Argunağa ve bir avuç doğa savunucusuyla birlikte Muş'a doğru yola çıktık.
8-13 Haziran tarihleri arasında İstanbul, Muş ve Ağrı'da düzenlenen Uluslararası Ekokırım Farkındalık Günleri, çevre mücadelesi açısından son derece önemli bir buluşma oldu. Paneller, keşif gezileri, sergiler ve basın açıklamalarından oluşan etkinliklerin Muş ayağında ben de Batman ve Dicle Havzası'nda yaşanan ekokırımı anlatan konuşmacılar arasında yer aldım.
Etkinlik; Doğa İçin Sanat Derneği öncülüğünde, Türkiye Çevre Platformu, Muğla Çevre Platformu, Zilan Ekoloji Platformu, Van Çevre Derneği, Batman Çevre Platformu ve Meşe Derneği'nin katkılarıyla gerçekleşti. Yüzlerce çevre aktivisti aynı kaygıyla bir araya geldi.
Bugün artık hepimiz biliyoruz ki iklim değişikliği, bir çevre sorunu olmanın ötesine geçti; bu, bir sistem krizine dönüştü.
İstanbul'daki incelemelerde bunun en somut örneklerinden biri görüldü. 16 milyonu aşan nüfusuyla İstanbul; plansız kentleşme, deprem riski ve iklim krizi karşısında son derece kırılgan hâle gelmiş durumda. Su havzaları, Kuzey Ormanları, kıyılar ve yaşam alanları sermaye odaklı politikaların baskısı altında. Marmara Denizi adeta can çekişiyor.
Şimdi ise Kanal İstanbul projesiyle bu yıkımın daha da derinleşmesi riski var. Doğanın insan eliyle bilinçli ve geri dönülmez biçimde tahrip edilmesinin adı tam da budur: Ekokırım.
Ancak bu yalnızca İstanbul'un sorunu değil.
Dicle Vadisi'nde, Kazdağları'nda, Akbelen Ormanı'nda, Ergene'de, Fatsa'da, İliç'te ve Sinop'ta yaşanan doğa tahribatı da aynı zincirin halkalarıdır.
Muş'taki buluşmaya uluslararası katılım da dikkat çekiciydi. Kolombiya-Venezuela sınırında yaşayan yerli topluluk temsilcileri ile Irak Kürdistan Bölgesi'nden bilim insanları da deneyimlerini paylaştı. Venezuela yerli topluluğundan insan hakları savunucusu, avukat ve gazeteci Dayanna Palmar Uriana ile Zaho Üniversitesi öğretim görevlisi Dilman Kmail Amed, kendi coğrafyalarında yaşanan yıkımları anlattı.
Anlatılanlar farklı coğrafyalardan gelse de ortak bir gerçeğe işaret ediyordu:
Kömür ve altın madenciliği, petrol üretimi, barajlar ve enerji projeleri; doğayı geri dönülmez biçimde dönüştürüyor.
Vahşi madencilik yalnızca toprağı kazmıyor; nehirlerin yönünü değiştiriyor, dereleri kurutuyor, canlı türlerini yok ediyor, çölleşmeyi hızlandırıyor ve su kıtlığını derinleştiriyor.
Üstelik ekokırımın yalnızca çevresel değil, insani bir boyutu da var.
Toprağın kaybı, geçim kaynaklarının kaybı demektir. Toprağın kaybı, kültürün kaybı demektir. Toprağın kaybı, atalarımızla kurduğumuz bağın kopması demektir.
Özellikle kırsalda yaşayan insanlar bu yıkımın bedelini en ağır şekilde ödüyor.
Bugün iklim krizinin sonuçlarını hepimiz görüyoruz: Daha sıcak yazlar, daha sert kışlar, seller, kuraklık ve su kıtlığı…
Bütün bunlar, doğayı sadece tüketilecek bir kaynak olarak görmenin sonucudur. Oysa doğayla kurmamız gereken ilişki sömürü değil, dengedir.
Muş'ta benim de konuşmacı olduğum panelde ortaya çıkan en önemli sonuç şuydu:
Ortak mücadele, doğal varlıkları korunması gereken yaşam kaynakları olarak kabul etmekle başlayacaktır.
Petrol sondajları, kömür madenleri, barajlar, güneş enerji sahaları ve rüzgâr santralleri… Bunların bazıları çözüm gibi sunulsa da yanlış planlandıklarında yeni yıkımlar doğurabiliyor.
Çünkü asıl yaşam; sudan, temiz havadan, ormandan ve verimli topraktan gelir.
Çevreciler, herkesi bu mücadeleye katılmaya çağırdı. Doğada olup biteni belgelemeye, korunması gereken kutsal ve yaşamsal alanları savunmaya, taban örgütlenmelerine destek vermeye davet ettiler.
İstanbul'dan başlayıp Ağrı Diyadin'deki altın madenine kadar uzanan gözlem gezilerinde aktivistler ekokırımı yerinde inceledi. Özellikle Kanal İstanbul ve Diyadin'deki madencilik faaliyetlerinin ekolojik bütünlüğe büyük zarar verdiği vurgulandı.
İki gün boyunca Türkiye'nin dört bir yanından gelen çevrecilerle aynı ortamı paylaştık. Ayrı şehirlerden, ayrı ülkelerden gelmiş olsak da sorunlarımız ortaktı.
Çünkü doğanın dili ortaktır.