“Âlimlerin en hayırlısı, ömrünü barışa adayanlardır” denir. Bu söz, kimi insanlar için bir temenniden ibaret kalır; kimileri içinse hayatın bizzat kendisine dönüşür. İşte Seyda Talhat Turhan, bu sözün ete kemiğe bürünmüş hâliydi.
Geçtiğimiz Nisan ayında Hakk’ın rahmetine kavuşan Molla Talhat Turhan’ın vefatı, sadece bir insanın değil; bir ilim geleneğinin, bir duruşun ve en önemlisi de bir barış dilinin kaybıydı. Onu anlamak için ise biraz geriye, köklerine bakmak gerekir.
Babası Molla Muhammed Zivingi… Botan coğrafyasında adı saygıyla anılan bir müderristi. Ancak onu farklı kılan yalnızca ilmî yönü değildi. Aynı zamanda toprağıyla uğraşan bir çiftçi, halkın dertlerine çare arayan bir bilge ve kapısını çalan herkese açık bir gönül insanıydı. Öyle ki bölgenin en çetin meseleleri, kan davaları ve çözümsüz görünen ihtilaflar onun huzuruna getirilir; verdiği hükümler tartışmasız kabul edilirdi. Ne servet ne de makam… Onun gücü, halkın ona duyduğu güvenden geliyordu.
Bölgede medrese eğitimi gören binlerce kişiye hocalık yaptı. Yaşamına dair anlatılan yüzlerce hatıra vardır. Bunlardan biri şöyledir: Bir gün tarladan dönerken, onun ününü duyup uzak diyarlardan ders almaya gelen talebelerle köyün girişinde karşılaşır. Talebeler, onu bir tarım işçisi sanarak Molla Muhammed Zivingi’yi sorduklarını söylerler. O ise çocukların yorgun olduğunu fark edince yüklerini omuzlayıp onları medresenin kapısına kadar götürür. Ertesi gün medresede ders vermek için kapıdan içeriye girdiğinde, iki yeni talebe onu tanıyınca büyük bir mahcubiyet yaşar ve özür dilerler. İşte onun hayatı, böylesine sade ve mütevazı bir duruşun en güzel örneklerinden biriydi.
Seyda Talhat Turhan da böyle bir mirası babasından devralarak yola çıktı.
Babası gibi o da zor olanı seçti. Güce yaslanarak gününü gün etme yerine halkın içinde kalmayı, konfor yerine hakikat ve gerçek dindarlığı tercih etti. İnandığı değerlerden taviz vermeden yaşamını sürdürmenin bedeli de ağır oldu. Duruşundan rahatsız olanların onu ihbar etmeleri üzerine 1984’te gözaltına alındı, işkenceler gördü, ellerinde kalıcı hasarlar oluştu. Ama ne inancından vazgeçti ne de hakikati söylemekten geri durdu.
Onun hayatı, cami kürsülerine sığmayacak kadar genişti. İmamlık yaptı, vaazlar verdi, talebeler yetiştirdi. Batman’da, Güçlükonak’ta, Ağaçyurdu’nda sadece dini anlatmadı; aynı zamanda adaleti, barışı, kardeşliği ve birlikte yaşama iradesini savundu. Emekli olduktan sonra bile geri çekilmedi; yerel yönetimde görev alarak halkın sorunlarına çözüm aramaya devam etti. Belki de halkına hizmet etmenin en kıymetli tarafı buydu: Hayatı boyunca güçlülerin değil, mazlumların yanında durdu. Dini, ayrıştıran değil birleştiren bir dil olarak kullandı.
Ramazan aylarında televizyon ekranlarından yaptığı dini sohbetlerle geniş kitlelere ulaşırken bile sade ve sahici çizgisinden ödün vermedi.
Onun ardından kurulan taziye ise çok renkli ve kalabalıktı. Bölgenin dört bir yanından mollalar akın etti. Medreselerden talebeler, yıllar önce yolunun kesiştiği insanlar, farklı görüşlerden siyasetçiler… Hepsi oradaydı. Çünkü bazı hayatlar, sadece kendi çevresini değil, geniş bir toplumsal hafızayı etkiler.
Ama o taziye sayesinde bir başka gerçeğin de ortaya çıkmasına vesile oldu: Vefa, herkesin dilinde olan ama herkesin taşıyamadığı bir yüktür. Orada olması beklenen bazı isimlerin yokluğu, en az kalabalık kadar dikkat çekiciydi. Bu eksiklik, aslında bir insanın ardından değil; değerlerin ardından nasıl durduğumuzun da aynasıydı.
Seyda Talhat Turhan belki bugün aramızda değil. Ama geride bıraktığı hayat hâlâ konuşuluyor; hem de yüksek sesle. Kime vefa borcunun olup olmadığı, hangi değerlerin gerçekten sahiplenildiği ve en önemlisi, barış için ne kadar bedel ödemeye hazır olduğumuz sorusunu soruyor.
Bunun cevabını oturup herkesin düşünmesi gerekir.