Batman’da pazar günü düzenlenen bir panel, bize çok temel bir gerçeği yeniden hatırlatma fırsatı sundu: Evet, savaşlar bir halk sağlığı sorunudur.
Batman Tabip Odası’nca düzenlenen Sağlıklı Toplumun Temeli: Demokrasi ve Barış Kültürü konulu panelde, eski TTB Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ve TTB Merkez Komitesi Üyesi Dr. Ali Karakoç’un konuşmacı olarak katıldığı etkinlikte, savaşın sadece cephede yaşanmadığı; toplumun her hücresine sirayet eden bir hastalık olduğu vurgulandı.
Prof. Fincancı’nın sözleri özellikle dikkat çekiciydi:
“Savaştan ölmeyenlerin kimisi vatan haini, kimisi düşman, kimisi casus, kimisi suçlu, kimisi korkak ilan ediliyor”
Bu cümle, sadece baskının değil, korkunun da bir halk sağlığı sorunu olduğunu anlatıyor. Çünkü savaş, yalnızca bombalarla değil, suskunlukla da yürütülüyor. Fincancı’nın dediği gibi,
“Canavarlar tehlikelidir ama susanlar daha tehlikelidir”
Savaşın görünen ve görünmeyen birçok bedeli vardır.
Savaşlar yalnızca cephede sürmez, olumsuz etkileriyle bozulan ekonomi, doğanın yok olması, hastanelerde, evlerde, tarlalarda da etkisini gösterir.
Savaşlarda sadece eli silahlı olanlar değil, ölenlerin yüzde doksanı siviller ve masum insanlardır. Tıpkı Filistin örneğinde olduğu gibi, sivil ölümlerin yüzde doksanı savaşla doğrudan ilgisi olmayan insanlardır: kadınlar, çocuklar, yaşlılar...
Savaş sadece insanları öldürmez; yerinden eder, susturur, yoksullaştırır.
Batman, bu gerçeğin en somut tanıklarından biridir. Zorla yerinden edilmenin, göçün, travmanın bedelini en iyi bu topraklar bilir.
Bir başka çarpıcı tespit de şudur: Aşılama oranı, ana dil ile orantılıdır. Yani dilini konuşamadığın, kendini anlatamadığın bir yerde en temel sağlık hakkına bile erişemiyorsun. Bu, çatışmaların ve eşitsizliğin halk sağlığı üzerindeki en sessiz ama en derin etkisidir.
Barış o nedenle çok değerlidir.
Konferansın bir diğer önemli başlığı, kadınların barış süreçlerindeki rolüydü. Kadınların, diyalog ve empati kurma becerileriyle çatışmaları durdurmadaki etkisi vurgulandı.
Kadınlar “Çocuklarımız ölmesin”diyerek en yalın ama en güçlü barış talebini ortaya koyuyor.
Buna rağmen, barış masalarında kadınların yeri hâlâ yok denecek kadar az.
Oysa Birleşmiş Milletler’in de defalarca altını çizdiği gibi, kadınların dâhil olmadığı bir barış süreci sürdürülebilir değildir.
Barışın halk sağlığı ile ilişkisine gelince, Dr. Ali Karakoç’un ifadesiyle:
“Sağlıklı bir toplumun temelinde demokrasi ve barış kültürü vardır. Sağlıktan ve özgürlükten tasarruf edilemez”
Bugün Türkiye’de “çözüm süreci” yeniden gündeme geldiğinde, bu sözleri hatırlamak gerekiyor. Çünkü barış sadece politik bir tercih değil; bir yaşam hakkıdır.
Silahların susması, yalnızca ölümleri durdurmak anlamına gelmez, çocukların okula gidebilmesi, annelerin hastaneye erişebilmesi, dilini konuşmanın suç olmaktan çıkması anlamına gelir.
Barış; ekonominin de, eğitimin de, sağlığın da nefes alması demektir.
Savaşın tahribatını onarmanın tek yolu, savaşın kendisini ortadan kaldırmaktır.
Barış, sağlıklı bir ortamda güven içerisinde yaşamanın ta kendisidir.
Tabipler Odası yıllardır “barışın savunucusu” olmuştur.
Onlar için barış bir siyasi slogan değil, bir meslek etiğidir. Çünkü savaşın en çok vurduğu alan halk sağlığıdır.
“Barış, hayatın ta kendisidir” diyor Dr. Karakoç.
Ve barışı kutsayan bu cümle, aslında bu ülkenin yüzyıllık yarasına tek bir kelimeyle merhem oluyor.