?>

Çözüm sürecinin üçüncü gözü…

Recep Kavuş

1 gün önce

Yaklaşık 40 yıllık çatışmalı ve kanlı süreci sonlandıracak, 21 aydır devam eden müzakerelerde; bir sivil toplum kuruluşu temsilcisi, yarım asrı aşan çatışmalı dönemin acılarına tanıklık etmiş yüreği yaralı bir aydın, bir gazeteci, insan hakları savunucusu, yazar ve bu coğrafyanın bir ferdi olarak üzerime düşen sorumluluğu bugüne kadar yerine getirmeye çalıştım.

Bu kritik sürecin başarıya ulaşması ve kalıcı bir barışın tesis edilmesi için, bu köşede kaleme aldığım onlarca yazıyla düşüncelerimi kamuoyuyla paylaştım. Düzenlenen panel, çalıştay ve toplantılara katılarak görüşlerimi dile getirdim; bu süreçte taraflardan bağımsız olarak üçüncü göz sıfatıyla farklı kesimlerle diyalog kurulmasına katkı sunmaya gayret ettim.

Çünkü inanıyorum ki çözüm ve barış, yalnızca devletlerin ya da siyasi aktörlerin omuzlarında yükselecek bir mesele değildir. Akademisyenlerin, gazetecilerin, sivil toplum kuruluşlarının, kanaat önderlerinin, STK temsilcilerinin ve toplumun her kesiminin katkısıyla güçlenecek ortak bir iradedir.
Ben de bu anlayışla, sürecin bir tarafı değil; sağduyuyu, diyaloğu ve ortak aklı önceleyen üçüncü bir göz olmaya, yapıcı önerilerimi dile getirmeye ve çözümün kalıcı hâle gelmesine katkı sunmaya çalıştım. Çünkü biliyorum ki barışın kazananı yalnızca bir kesim değil, bu ülkede yaşayan herkes olacaktır.

Bugün Türkiye'nin gündeminde, çözüm sürecinden, örgütün silah bırakmasından ve PKK'nin silahsızlandırılması sürecinden daha önemli bir mesele olduğuna inanmıyorum. Çünkü yarım asra yaklaşan çatışmalı dönemin sona ermesi, yalnızca güvenlik açısından değil; demokrasi, ekonomi, toplumsal huzur ve gelecek nesiller açısından da tarihî bir dönüm noktasıdır.

Kalıcı barışın sağlanması, sadece silahların susması değil; acıların dinmesi, ülke kaynaklarının kalkınmaya yönelmesi ve farklılıkların hak arayışının çatışma yerine diyalogla yönetilebildiği bir Türkiye'nin inşası anlamına gelecektir. Bu nedenle bu sürecin başarıyla sonuçlanması, ülkenin geleceğini doğrudan etkileyecek en önemli meselelerden biridir.
Böylesine hayati bir mesele gündemdeyken, süreç en kritik aşamalarından birine gelmişken ve tam da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin önüne sürecin hukuki altyapısını oluşturacak çerçeve yasanın gelmesi beklenirken, elbette havadan sudan konuları konuşacak değiliz.

Bugün konuşmamız gereken; kalıcı barışın nasıl sağlanacağı, toplumsal mutabakatın nasıl güçlendirileceği ve bu tarihî fırsatın nasıl heba edilmeden geleceğe taşınacağıdır. Çünkü böylesi kritik dönemlerde söylenecek her sözün, yapılacak her değerlendirmenin ve atılacak her adımın ayrı bir sorumluluğu vardır.

Eğer Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu sorunu geniş bir siyasi ve toplumsal uzlaşıyla ele alır, gerekli yasal düzenlemeleri hayata geçirerek süreci başarıyla sonuçlandırabilirse, tarihe önemli bir not düşecektir.
Böyle bir başarı, sadece uzun yıllardır devam eden bir sorunun çözümüne katkı sunmakla kalmayacak; barışın, kardeşliğin, hukukun üstünlüğünün ve Türkiye'nin demokratikleşme sürecinin güçlenmesi adına da önemli bir kazanım olacaktır.
Hiç kuşkusuz, böylesine tarihî süreçler cesaret, sağduyu ve ortak akıl gerektirir. Meclis, toplumun farklı kesimlerinin beklentilerini dikkate alan kapsayıcı bir anlayışla hareket edebilirse, gelecek nesillere daha huzurlu, daha güvenli ve daha demokratik bir Türkiye bırakılmasına önemli katkı sağlayacaktır.

Elbette ortaya çıkacak düzenlemeler, toplumun her kesiminin tüm beklentilerini eksiksiz karşılamayabilir. Ancak önemli olan, ortak paydada buluşabilmek ve uzun yıllardır çözülemeyen bir sorunun çözümü için tarihî bir adım atabilmektir.

Bu süreç, birçok açıdan yıllardır aşılamayan tabuların yıkılmasına vesile olabilir. Daha da önemlisi, bu kadim coğrafyada kanın ve gözyaşının yerini umudun, huzurun ve kardeşliğin aldığı yeni bir dönemin başlangıcı olabilir. Eğer bu fırsat doğru değerlendirilirse, gelecek nesiller çatışmaları değil; kardeşliği, huzuru ve barışı konuşan bir Türkiye'de yaşama imkânı bulacaktır.
YAZARIN DİĞER YAZILARI